Tire , 1943, okul açılış töreni
Tire Akşam Kız Sanat Okulu açılış töreni. En solda oturan Zeki Uşşaklı.1920 yılının ilk aylarında, Mustafa Kemal Paşa Meclis’in Ankara’da açılacağı haberini duyurduktan sonra, halk bu kararı hemen benimsemiş ve Mustafa Kemal ile dava arkadaşlarını da bağrına basmıştı. Meclis için uygun bina Ulus Meydanı’nda bulundu. Eksikleri çoktu ama Ankara halkı seferber olup, bu eksiklikleri elbirliğiyle giderdi.
Meclis binası Abdullah ile eşi Nuriye’nin evine çok yakındı. Açılışın yapılacağı 23 Nisan Cuma sabahı erken saatlerden itibaren sokaklar dolmaya başladı; Ankara, tarihinin en kalabalık günlerinden birini yaşıyordu. Hacı Bayram Camii’nde kılınan Cuma namazından sonra halk Meclis binasının önünde toplandı. Dualar okundu, kurbanlar kesildi. Abdullah ile Nuriye de, çocukları birlikte, coşkulu kalabalığın içindeydi. Bir alkış tufanı kopunca bütün gözler merdivene çevrildi. Mustafa Kemal Paşa, kalabalığı yararak, tüm ihtişamıyla merdivenlerden yukarı çıkıyordu. Kimse gözyaşlarına hakim olamıyor, alkış hiç kesilmeden devam ediyordu.
Karnı burnunda olan Nuriye bu mutlu günden birkaç ay sonra bir başka mutluluğu daha yaşadı. Önceki üç doğumun aksine bu sefer çok zorlanmıştı. Ebenin, “Bebek ağlamıyor, nefes de alamıyor.” diye haykıran sesi evin koridorlarında yankılandığında herkesi bir telaş aldı. Abdullah ve diğerleri ne kadar yumruklasalar da kapıyı, kimseyi içeri almadı ebe. Herkes nefesini tutmuş beklerken, odadan dışarı taşan ilk ağlama sesiyle ortalık bayram yerine dönüştü. Ebe, gözlerinden yaşlar süzülen babayı odaya aldı. Anne, kızını kucağına aldığında: “Çok korkuttun bizi ama dünyanın en güzel saadetini tattırdın. Hoş geldin kızım.” diye fısıldadığında, bebeğin adını da koymuş oldu: Saadet…
Saadet henüz 10 yaşındayken annesini kaybetti. İdeali öğretmen ya da avukat olmaktı ancak ilkokulu bitirince, babasının ricasını kıramayarak İsmet Paşa Kız Enstitüsü’ne girdi. Daha ilk yılını okurken bu kez de babası yaşama veda etti. En büyük ablaları evlenmişti ancak şimdi henüz öğrenci olan 3 kardeş anasız babasız, bir başlarına kalmışlardı. Okulda dersleri iyi olsa da, öğretmenlik hayali tekrar depreştiğinden kaydını sildirip, Kız Lisesi’ne geçmek istedi Saadet. Fakat kendisinden çok memnun olan öğretmenleri bu fikre karşı çıktılar. Okul Müdürü Münür Hayri Bey de, kendisiyle özel olarak ilgileniyor, okul kitaplarını temin ediyor ve öğlen yemeklerini okulda yemesini sağlıyordu. Bu yardımları göz ardı edemeyen Saadet, canla başla çalışarak Kız Enstitüsü’nde okumaya devam etti ve pekiyi dereceyle okuldan mezun oldu.
Okulda geçirdiği en güzel günü ise şöyle anlatır… Bir gün İsmet Paşanın sürpriz bir şekilde enstitüye geldiği haberi duyulur. Atatürk bir süredir hasta olduğundan, öğretmenlerle öğrencilerde heyecanla karışık bir tedirginlik hasıl olur. Acaba kötü bir şey mi olmuştur! Meğerse İsmet Paşa derslere girmeye, öğrencilerle bir arada olmaya gelmiştir. Resim dersinin tam orta yerinde kapı çalınır ve birden İsmet Paşa içeri girer. İsmini gazetelerde okudukları, Türkiye’nin tarihini yazan adamlardan biri, kanlı canlı karşılarındadır. Heyecandan nefesleri kesilir. Sanki sınıfın orta yerinde duran paşayı sadece kendileri görüyormuş gibi birbirlerini dürtüp, yanında oturan arkadaşlarına kafa hareketleriyle gösterirler. İsmet Paşa vakur tavrıyla tahtanın önüne doğru ilerler ve Perihan öğretmene tok sesiyle seslenir:
“Kolay gelsin hocam, nasılsınız?”
“Sağlığınıza duacıyız hocam. Hoş gelmişsiniz…”
“Hoş bulmuşum.” Sınıfa döner.
“Günaydın çocuklar!”
“Sağ ol!”
“Nasılsınız?”
“Sağ ol!”
Öyle coşkuyla bağırırlar ki, duvarlar yankılanır sesleriyle.
“Oturabilirsiniz..”
Tekrar tahtanın önünde duran öğretmene döner. “Perihan hocam şu anda işlemekte olduğunuz dersin çalışmalarına bakabilir miyim?”
“Tabiiki Paşam…”
Perihan öğretmen sıralar arasından arkaya doğru yavaş adımlarla yürümeye başlar. Yanından geçtiği her öğrenci kendisinin yanında duracak diye heyecandan tir tir titremektedir. Yürümeye devam eder. En arka sıranın önünde durur, eğilir.
“Saadet, İsmet Paşa’ya bugün neler işlediğimizi anlat kızım!” Saadet ayağa kalkarken dizlerinin onu taşımadığını fark etti. İlk birkaç kelimesini söylediğinde de sesi çıkmamış, ne dediğini kendi bile anlamamıştı. Boğazını temizleyip cümlesini tekrar etti.
“Paşam organze üzerine yaprak nakışı çizdik bugün. Kumaşlarımız da bunlar. Renkleri kendimiz seçtik. Nakış dersinde de masa örtüsüne işleyeceğiz çizdiklerimizi.”
Anlatırken bir yandan da çizdiği nakış örneklerini ince parmakları titreye titreye Paşa’ya gösteriyordu.
İsmet Paşa da sıranın başında durmuş, sorular soruyordu Saadet’e. Belki birkaç dakikaydı aralarında geçen diyalog ama günler sürdü sanki. İsmet Paşa, Saadet’in gösterdiği nakış örneklerini teker teker inceledi. Teşekkür edip aynı vakur tavrıyla selamlayıp çıktığında, sınıfta bir çığlık koptu. Perihan öğretmen öğrencileri sakinleştirmeye çalışsa da uğultu uzunca bir süre sürdü. Kendisi de yeterince heyecanlanmıştı zaten. Bıraktı çocukları doyasıya coşkularını yaşadılar. Nakış dersine giren öğretmeninin de yönlendirmesiyle birkaç gün içinde organze üzerine yaprak nakışını tamamladı Saadet ve İsmet Paşa’nın evine, o günün anısı olarak hediye gönderdi.
İhtisasını tamamlayınca, beş buçuk sene sürecek olan mecburi hizmet zamanı gelip çatmıştı. Müdür, müdür muavini ve noter kura için hazırdı. Kuraları çekmek için de iki öğrenci seçtiler; bunlar Saadet ve yakın arkadaşı İclal’di. Saadet elindeki torbadan şehirleri, İclal’de kendi torbasından isimleri çekiyordu. Kuranın ortasına doğru Saadet’in, sonlara doğru da arkadaşının ismi çıktı. İkisi de İzmir’i çekmişti. Saadet yaşamında ilk defa denizi görecekti.
Saadet, bir süre önce kucaklık çocugu Fikret’le kocasından ayrılmış olan ablası Satı’ya, mecburi hizmetinin çıkacağı şehre birlikte gitmek için söz vermişti. Yolculuk zamanı gelip çattığında, bu üçlüye İclal ve kız kardeşi Melahat da eklendi. Hep beraber tren garında buluşup, yeni hayatlarına üçüncü mevkiden birer bilet aldılar. İzmir’e indiklerinde tarih, 29 Ağustos 1939’du.
Ertesi sabah erkenden, Atatürk Bulvarı üzerindeki İzmir Akşam Kız Sanat Okulu’na yollandı. Ataması gelmişti; henüz on dokuz yaşındayken hem öğretmen, hem de Müdür Muavini olarak işe başladı. Akabinde, uzun uğraşlar sonucu bir ev kiralayarak, deniz kokulu şehre yerleşme işini tamamladılar. Saadet canla başla çalışıyordu. Henüz öğretim yılı başlamadığından, işe yeni öğrenci kayıtları ile başladı. İzmirlilerin okula büyük ilgisi vardı. Birçok aile kızlarının, Kız Sanat Okulu’nda okumasını istiyordu. O sıralarda İzmir Fuarı için bir yarışma açıldı. Her okul kendi branşındaki işlerden birer parça kutuya koyup rumuzuyla fuara gönderdi. Saadet de çamaşır ve nakıştan bir parça ile bu yarışmaya katıldı. Ankara’dan, İstanbul’dan gelen hocalardan oluşan heyetin kararıyla onun işleri birinci geldi ve fuarda bir pavyonun köşesinde, vitrinde bu işleri sergiledi. Hem yeni işine, hem de yeni yaşamına ısınıyordu. Aynı yıl okulda bir defile yapmaya karar verdiler. Defile sonrası işler bir ay süreyle de sergilenecekti. Organizasyonu bizzat Saadet üstlendi; İzmir’deki tüm protokol ve kalburüstü kişiler davet edildi. Çiçeklerle süslenen, Viyana valsleriyle renklenen okul, defile günü ve sergi döneminde ziyaretçi akınına uğradı. Başarısı nedeniyle Saadet’e Ankara’dan bir takdirname daha geldi. O yıllarda Saadet’in mesai arkadaşı olan, dikiş hocası Aliye Temuçin (Coşkun), 1954 yılında, X. Dönem Demokrat Parti milletvekili olarak seçilmiştir.
Yıllar akıp gidiyor; Akşam Kız Sanat Okulu ve Saadet’in başarıları İzmir’de yankılanıyordu. İzmir Valisi’nden Maarif Müdürü’ne kadar, devlet erkanında yer alıp da, giyim kuşamına özen gösteren herkes kıyafetlerini bu okulda diktiriyordu.
1943 yılında okullar kapanınca, Saadet her zaman olduğu gibi, yaz tatilini geçirmek üzere Ankara’ya yola çıktı. Yolculuktan bir gün önce de, nezaketen Maarif Müdürü’nün yanına uğrayarak veda etmek istedi. Bu ziyarette laflafı açtı, yakın zamanda düzenlenmiş olan yılsonu defilesinin başarısı gündeme geldi ve Saadet’in Ankara’ya gideceğini öğrenen Müdür, Kız Teknik Öğretim Müdürlüğü’ndeki Nurettin Bayman’a iletilmek üzere bir mektup tutuşturdu Saadet’in eline.
Hep beraber toplanıp, mektup yanlarında Ankara’ya geldiler. Yine bütün aile bir araya gelmişti. Kış anıları paylaşılıp, hasret giderildikten sonra Saadet, emaneti ulaştırmak üzere, ertesi gün Nurettin Bey’in Kızılay’daki ofisine vardı. Hayatın kendisi için hazırladıklarından habersiz elindeki zarfı bir an evvel sahibine teslim etme isteğindeydi.
“İyi günler. İsmim Saadet, efendim. Size Maarif Müdürlüğünden bu mektubu getirdim.”
“Hoş geldin kızım. Buyur otur. Ben de seni bekliyordum, İzmir’de Gazi Kız Sanat Okulu’nda öğretmenlik yapıyormuşsun, öyle değil mi?”
Saadet hevesle İzmir’i ve okulunu anlatırken, Nurettin Bey bir yandan Saadet’i dinliyor, bir yandan da mektubu açıyordu. Öyle bir heyecanla anlatıyordu ki öğrencilerini ve derslerini, mektuba hızla bir göz atıp, tekrar tüm dikkatini Saadet’e yönlendirdi.
Saadet’in anlattıkları bittikten sonra sıra Nurettin Bey’e gelmişti. Şimdi de o projesinden bahsetmeye başladı.
“İzmir’e uzak ilçelerden birinde sanat okulu açmayı planlıyoruz kızım. Bilir misin oraları? Ne dersin; Ödemiş’imi yoksa Tire’yi mi öne alalım? Hangisinde yeni bir sanat okuluna daha çok ihtiyaç var sence?”
“Saydığınız yerleri biliyorum diyemem efendim. Zira şehrin dışına çıkmaya pek zamanım olmadı. Ödemiş’i görmedim. Ancak öğrencilerimden birinin ailesinin daveti üzerine bir süre önce Tire’ye gitmiştik. Otoraydan indikten sonra otomobilleriyle aldırıp, çiftlik evlerinde ağırlamışlardı bizi. Çok misafirperver, sanata karşı da hevesli kişilerdi. Tire de yemyeşil, huzurlu bir yerdi. İnsanlarını da çalışkan ve sevecen gördüm. Yalnızca orayı bilirim.”
Gerçekten de, bir önceki dönem, Tire’den okula sipariş için gelen Malike Sandıkoğlu ile tanışmış ve birkaç arkadaşı ile birlikte hafta sonunu Tire’deki çiftliklerinde geçirmek için yapılan davete icabet etmişlerdi. Çok iyi ağırlanmıştı. Kenti, tabiatını ve atları pek beğenmişti. Cennet gibi bir yerde yaşıyordu Tireliler. Ayrıca, kocası Eczacı Ali Bey (Sünel) olan, Hilmiye Hanım’la tanışmış ve kendisine kanı kaynamıştı. Talebelerinden Mübeccel de Tireliydi; babası Zihni Bey onu okula yazdırırken, iyi yetişmesi için bizzat Saadet’e emanet etmişti.
İşte, Nurettin Bey’in sorusuna ceverirken, Saadet’in aklından geçenler de bunlar olmuştu. Ziyaretin üzerinden on güne yakın bir süre geçmişti. Tatil zamanı bitmekte olan Saadet, hemen her gün eski okul arkadaşları ve öğretmenleriyle görüşüyor; mümkün olduğunca hasret gideriyordu.
Bir gün arkadaşlarından biri: “Hayırlı olsun Saadet. Sormazsak söylemeyeceksin hiç. Tire’ye tayinin çıkmış.” deyiverdi.
Saadet çok şaşırmıştı: “Bir yanlışın var Fazilet. Bırak başka şehri, İzmir içinde bile okul değişikliğim yok benim.”
Saadet’in bu emin tavrı sebebiyle, şaşırma sırası Fazilet’e gelmişti: “Ama nasıl olur? Adı Saadet olan, İzmir’de çalışan, Ankaralı bir tek sen varsın. Kiminle karıştırılıyorsun acaba?”
Aynı gün içinde bu bilgiyi birkaç kişiden daha duyunca tatilini erken kesip, soluğu İzmir’de aldı. Apar topar okula gidip, durumu Okul Müdiresi Kadriye öğretmene sordu.
“Duyduklarının aslı var Saadet. Nurettin Bey ile görüştük. Tire’de yeni bir sanat okulu açılmasına karar verildi. Okulu senin açmanı istiyorlar. Açıldıktan sonra da okul müdürü olacaksın.”
“Ne diyorsunuz? Okul açmak mı? Lakin ben daha evvel okul açmadım. Nasıl açılır ki okul?”
“Doğrusu ben de bilmiyorum nasıl açacaksın Saadet. Ancak Ankara ısrarla seni istiyor. Yaşının küçük olduğunu, deneyimsiz olduğunu ben de söyledim. İstemezsen kabul etmeyebilir, bu okuldaki görevine devam edebilirsin. Hatta bilhassa rica ediyorum senden, kabul etme.”
Saadet’in heyecandan kalbi bedeninden taşacakmış gibi atıyordu. Birkaç dakika bile tereddüt etmeden kabul etti.
“Hayatım boyunca kaderime yürekten inanan bir insan oldum. Doğduğum, büyüdüğüm, bildiğim tek topraktan; Ankara’dan İzmir’e gelmek gerekti, geldim. Şimdi de Tire ise gitmem gereken yer, oraya da giderim elbet. Büyük şehir, küçük kasaba ayrımı yoktur bu meslekte.”
Tire’ye geldiği günü Saadet öğretmenimizin ağzından dinleyelim:
“31 Ağustos 1943. O gün akşama doğru elimde bir küçük valiz ve not defteri ile Tire istasyonuna geldim. İstasyonda ne bir vesait, ne de kimseler vardı. Ramazandı, herkes evine çekilmişti. Biraz yürüyünce kasketli orta yaşlı bir adam yaklaştı. ‘Çantanızı taşıyayım.’ dedi, ben de hamal sanıp verdim. Ana caddeden içeri yürümeye başladık. Kime gideceğimi sordu. Otele deyince durakladı, ‘Olmaz’ dedi. ‘Orada barda çalışanlar gelir kalır, sen necisin?’ diye sordu. Ben de öğretmenim deyince adam; ‘Olmaz, seni Gülcüler’e, Urgancılar’a, Belediye Reisi’ne götüreyim.” dedi. Ben itiraz edince, ‘O zaman bize gidelim, karım seni görünce sevinir dedi. Hem yürüyor, hem de konuşuyorduk. ‘Top atacak, çabuk ol. dedi. Ben de oruçluydum. O zaman bir eczacı hanımı ile tanıştığımı söyledim. Bunun üzerine beni Ali Bey’in (Sünel) eczanesine getirdi ve içeriye, ‘Size bir Tanrı misafiri getirdim. diye seslendi.”
Rafların arasında ilaç dizen Ali Bey’i gören Saadet, çöl ortasında memba bulmuş bir heyecanla: “Ali Bey merhaba. Tanıdınız mı beni? Ben Saadet…" diye atıldı.
Henüz sözünü bitirmesine izin vermeden Ali Bey kalktı ve Saadet’e doğru yürüdü.
“Saadet Hanım merhaba, hoş geldiniz, sefalar getirdiniz. Tanımaz olur muyum!"
Saadet kısaca neden orada olduğundan, nasıl geldiğinden bahsetti.
“Hemen gelin benimle, Hilmiye çok mutlu olacak sizi gördüğüne. Misafirimiz olun, bırakmayız sizi bir yere.”
Teşekkür etmek için bakınsa da etrafına, gardan buraya kadar ona eşlik eden esnafı göremedi Saadet. Güvende olduğundan emin olup, sessizce gitmişti belli. Annesinin sık sık kullandığı, “Allah’ım iyi insanlarla karşılaştırsın.” duası hiç olmadığı kadar anlamlıydı artık.
Ertesi sabah, erkenden Hükümet Konağı’na giderek kaymakam ile tanıştı. Geleceğinden haberdar olan kaymakam onu içtenlikle karşılayarak, bütün erkan ile tanıştırdı. 1 Ekim’de açmayı planladığı okul için öğrenci kayıtlarını Halkevi’nde alacaktı; Halkevi Müdürü Sadık Giz bu konuda destek sözü verdi. Tire’nin kurtuluş günü 2 gün sonra idi (4 Eylül) ve kutlama programının oluşturulmasında Saadet’in de fikirlerini aldılar. Güzel bir tören olmuş, Tire halkı kendisini tanımıştı. Erkekler çok saygı gösteriyorlardı; hanımları da yakınlık.
Gündüzleri Halkevi’nde kayıt yapıyor, gelen gidenle görüşüyordu; ancak kayıt için az sayıda talebe geliyordu. Bunun üzerine, evlere oturmaya giderek kızlarını, komşularını ikna etmeye karar verdi. Bu fikir iyi sonuçlar verdi ve müracaat sayısı oldukça arttı. Okulun açılması için konulan hedef elli öğrenciyken, Saadet kapı kapı dolaşarak yüze yakın başvuru almıştı. Saadet durumu rapor eden bir mektup yazıp, İzmir’den iki öğretmen tayini daha istedi.
En önemli detay hariç, her şey hazırdı: Okul binası. Bu görevi üstlenen kaymakamdan henüz müspet bir haber gelmemişti. Bunun üzerine Saadet, Hükümet Konağı’na giderek kendisinden akıbet sordu. Bu işe çok uygun bir bina vardı aslında; ancak sahibi kiralamaya yanaşmıyordu. Daha önce yurt binası olarak kullanılmıştı ve talebeler kapısını, penceresini kırıp binayı harap edince, sahibi bir daha kiralamamıştı. Ajlan Bey Fransa’da eğitim görürken, anasıyla babasını bir kazada kaybedince, Tire’ye dönüp çiftlikte yaşamaya başlamıştı. Kaymakam, “Bir de siz deneseniz konuşmayı.” dedi. “Belki sizi kırmaz.”
Araya girenler Ajlan Bey’den randevuyu kopardılar. Buluşma mekanı için iki çocuğunun da kaydını yeni açılacak enstitüye yaptıran kırtasiyecinin dükkanını seçti Saadet. Alelade bir kırtasiyeci değildi burası. Önünde her daim iki ufak masa, birkaç sandalye olurdu. Dükkana gelenler burada almayı düşündükleri kitapları incelerlerdi. Saadet de hemen her gün uğrar olmuştu mekana. Yarım saat önceden gidip, bir sandalyeye oturdu. Hemen bir çay geldi. Kendine dahi itiraf etmese de oldukça heyecanlı olduğunu, içeriden aldığı kitabın sürekli aynı sayfasını okuyup bir türlü anlayamamasından fark etti. Kısa süre önce Ankara’dan gelen mektupta, eğer okul binası birkaç güne kadar bulunamazsa, tayin yerinin değiştirilip, Ödemiş yapılacağı yazıyordu. Tire’deki bu kadar uğraş, heves, bu kadar öğrenci kaydı boşa gidecek, aynı işler en baştan bu sefer Ödemiş’te yapılacaktı. Çok da alışmıştım buradaki insanlara. Kapısının önünde oturduğum kırtasiyeye, evlerini paylaştığım Hilmiye Hanım ile Ali Bey’e, Halkevi’ndeki ofisime, kayıt sırasında tanıştığım çocuklara, velilerine… Ne garip sanki yıllardır buradayım diye düşündü. Az sonra yapacağı görüşmenin buradaki kaderini belirleyeceği çok aşikardı.
Az sonra Arnavut kaldırımında yankılanan nal sesiyle kendine geldi. Ajlan Bey, atından indi; yaklaşarak zarif bir selam verdi. Uzun boylu ve heybetli bir adamdı. Çaylar gelince Saadet sabırsızlıkla konuya girmek istedi ancak, “Ailen nerede kızım?
Burada bir başına mı yaşıyorsun?” sorusuyla konu yıllar öncesine gitti. Saadet nasıl önce öksüz, sonra yetim kaldığını, dört kardeş yaşama nasıl atıldıklarını ve bugünlere geldiğini anlattı. Ajlan Bey, karşısında oturan birkaç senede onlarca yaş büyümüş bu küçük kızın öğretmen kimliğiyle öğrencilerine pek çok şey katabileceğini düşündü.
O sırada da Saadet, kısa yaşam hikayesini tamamlamış ve binaya neden talip olduklarını açıklamıştı.
“Hanım kızım bu binanın birkaç sene önce başına gelenleri belki duymuşsunuzdur. Sizinle görüşmeye gelirken tereddütlerim vardı. Lakin davanızı çok iyi anladım, sizi tanıdım ve ben bu evi size emanet ediyorum. Bu bina artık sizin himayeniz altındadır.”
Duyduğu cümle karşısında boğazı düğümlenen ve gözyaşlarını saklamaya çalışan Saadet, mutluluktan uçarak, Ajlan Bey’in takdir ettiği kira bedelini de sordu. Ev sahibi, tüm ısrarlara rağmen evi bağışlamaya karar verdi. Bunun üzerine Saadet derhal Ankara’ya telgraf çekip, okul binasının bulunduğu müjdesini verdi ve eksik olan malzemeleri ve öğretmen ihtiyacını bildirdi.
Okul binası ciddi bir bakım gerektirse de, Tire halkı yeni okulları için maddi manevi her türlü konuda seferber oldu. çocukları okul çağında olmayan veya başka okullarda okuyan aileler bile yardımlarını sakınmadılar. Mahallenin gençleri de okulun badana işini hallettiler. Ankara’dan sıra, sandalye ve kırtasiye malzemeleri yetişmeyince öğrenciler evlerinde ne kadar mobilya varsa geçici olarak okula getirdiler. Saadet, bu beş benzemez mobilyaların üzerine Manifaturacı Ömer Güvenç Bey’den ödünç aldığı kumaşları, kesmeden serdi ve uyumlu görünmelerini sağladı. Artık açılış için her şey hazırdı. Tire o gün başka iş yapmadı. Tüm ileri gelen aileler ve ilçenin protokolü okulun açılışında hazır bulundu. Artık Tiredeki kızların eğitimi için dört başı mamur bir okul vardı.
Tire, 1943-44 arası.
Annem, milli eğitim bakanı, Hasan Ali Yücel, İzmir milli eğitim müdürü ve diğer erkan ile birlikte, okul denetimlerinden.Ben Hilmiye Hanım’da kalırken, İzmir’den talebem Mübeccel ve ailesi beni oradan alarak evlerine götürdüler. Çok candandılar. Beni nasıl ağırlayacaklarını bilemiyorlardı. Ben ise çok mahcup oluyordum. Ne dedimse okulda kalmama izin vermiyorlardı. Bana anne-baba oldular. Evde biri kız, diğeri oğlan iki çocukları daha vardı. Bir de belediye doktoru olan evli bir kızları; İclal Hanım ve Ethem Derman Tire’nin yukarı mahallelerinde oturuyordu. Hacı Hanım Teyze beni çok benimsedi. Anne gibi idi; ben de kendimi ona çok yakın hissediyordum. Zihni Bey Amca da çok zarif idi. Ben okuldan gelmeden yemeğe oturmuyorlardı. Mübeccel ile aynı odada kalıyorduk. Evleri çok güzel, benim okuluma da çok yakındı. Gülcüler ailesine mensup, çiftçilikle uğraşan en asil ailelerden idiler.”
Bir süre sonra, Satı ve oğlu Fikret de Ankara’dan geldi. Hep birlikte okulun üst katında, kullanılmayan bir odaya yerleştiler. Gündüzleri harıl harıl çalışıyor, geceleri de ablasıyla misafirliğe gidiyordu. Tire’ye gelen sanat müziği konserlerini hiç kaçırmıyorlardı. Hatta bir keresinde Perihan Sözen’in konserine gitmiş ve güzelliğinden çok etkilenmişti.
Tire’de sosyal yaşam çok aktifti. Mart (1944) ayı başlarında Kızılay yararına bir balo düzenlenecekti. Kaymakam’ın eşi Nurgül Hanım ikramları hazırlamaya, Belediye Reisi’nin eşi de salon süslemelerini düzenlemeye talip olmuştu. Saadet okulda mine çiçekleri yapmayı önerdi. Talebelerinden biri onları, hanımlarının yakalarına takmak için beylerine satacaktı. Bu fikir çok beğenildi. Ayrıca, birkaç hanımla birlikte kentin ileri gelen beylerinin işyerlerine, dükkanlarına gidip davetiye satacaklardı. Bu organizasyonla ilgili olarak bir gün Nurgül Hanım’ın evine uğradığında, siyah başörtülü, yaşlıca ve çok kibar bir hanımla karşılaştı. Kendisi Doktor Zeki Bey’in (Uşşaklı) annesi Vesile Hanım’dı. Saadet’e, “Sizi ve işlerinizi ediyoruz. İsminizi çok duydum ve tanışmak istiyordum. Bana da kahve içmeye uğrayınız lütfen” dedi. Aynı akşamüstü, Nurgül Hanım’la buluşup, dükkanları dolaşmaya başladılar. Sıra Ali Bey’in eczanesine gelmişti.
Saadet dükkana göz gezdirdikten sonra, “Misafirleriniz varmış. Çok zamanınızı almayacağız. Kızılay’ın balosu için davetiye satıyoruz. Size de getirdik.” dedi; bir yandan da davetiyeyi uzatıyordu.
“Tabii ki geliriz. Nedir ücreti?”
“Gönlünüzden ne koparsa efendim. Siz ne takdir ederseniz ücreti odur. Toplanan tüm para Kızılay’a bağışlanacak.”
Ali Bey’in misafirlerinin arasından neşeli bir ses yükseldi: “Böyle degerli hanımefendilerin sattığı bilete paha biçilir mi hiç. Lütfen biz de almakistiyoruz.”
Saadet sesin geldiği yere doğru bakınca, pırıl pırıl ayakkabıları olan, şık bir bey gördü. O bey de, meğerse Doktor Zeki Bey’in babası Osman Uşşaklı imiş; bunu daha sonra öğrenecekti. (Yazarın notu: Osman Uşşaklı, Milli Mücadele sürecinde, Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nde çalışmış ve TBMM’nin 1. Dönem Kayseri milletvekilleri arasında yer almıştır.)
Balo hazırlıkları tamamlanmış, salon dahi hazırlanmıştı ki, 4 Mart 1944 tarihinde Kızılay Derneği Başkanı da olan Doktor Zeki Bey’in babası Osman Uşşaklı’nın kalp krizinden öldüğü haberi geldi. Saadet bu üzücü haberle beraber hükümet doktorunu tanımadığını fark etti. Hiç karşılaşmamışlardı. Haber hızla yayılınca, sınıftan birçok öğrenci cenazeyi istasyondan uğurlamak için izin istedi. Osman Bey, emekli olduktan sonra, yılın yarısını oğlunun yanında geçiriyordu. Tire’nin havasının sağlığına iyi geldiğini düşünüyordu. Şimdi ise memleketi Kayseri’ye cansız bedeni gidecekti. Uğurlamadan dönen öğrencilerin elindeki fotoğrafı görünce beyninde bir şimşek çaktı Saadet’in; vefat eden bey, eczanede tanıştığı, kibar beyefendiydi.
Zeki Bey Kayseri’ye, babasını son yolculuğuna uğurlamak için giderken, kendi düzenlediği balonun iptal edilmesi teklifine şiddetle karşı çıkmıştı. Hayat devam ediyordu ve Kızılay’ın bu balodan gelecek gelire ihtiyacı vardı.
Balo gününde, tüm Tire, smokinleri ve tuvaletleriyle belediye salonunu doldurduğunda, kadınlar şıklıkta yarışıyordu. Salonun tam ortasındaki smokinli orkestra şahane Viyana valsleri çalıyordu. Erkekler eşlerini dansa kaldırıyor, kadınlar rengarenk elbiseleriyle sahnede uçuşarak dans ediyorlardı. Saadet’in yaptığı mine çiçekleri çok rağbet gördü ve saatler süren balo tatlılar ve meyve ikramıyla sona erdi.
Saadet bu kez de Tire’deki ilk öğretim yılının sonunda bir defile ve sergi yapmayı planladı. Öğrencileri henüz ilk yılları olmasına rağmen mükemmel iş çıkardılar. İzmir Valisi, Sağlık Müdürü, Maarif Müdürü dahil, Tire’nin yanı sıra İzmir’deki devlet erkanının birçoğu da defileye katıldı. Tire’nin adı çok güzel duyurulmuştu. Ankara’dan da tebrik telgrafları geldi. Saadet ve öğrencileri doğru yoldaydı.
Sergi de tamamlanıp, okul tatil olunca; Saadet, Satı ve okulun hademesi Durmuş Efendi ile birlikte okulda dip temel temizliğe girişti. Başta tülbent, temizliğin en hararetli yerindeyken kapı çalındı. Hükümet doktoru kapısındaydı. Eline bir mektup tutuşturup, “Okudugunuzda ve müsait olduğunuzda çağırtın gelirim.” demesiyle yok olması bir oldu. Temizlik bittiğinde açtı mektubu Saadet. Doktor, desti izdivacına talipti. Önce kendi aralarında konuştular, sonra Ankara’ya telgraflar çekilip onay alındı. 29 yaşındaki bu genç, ilerici, aydın bir ailenin evladıydı. Hakkında kötü bir lakırdı eden çıkmamıştı. Öte yandan, Doktor Zeki, bir yıldır Saadet’i izliyordu. Annesi ve rahmetli babası da onu gelin almayı çok istemişlerdi.
Velhasıl, 19 Mayıs 1944’te Tire Belediye Salonu’nda 300 kişinin katılımıyla muhteşem bir nişan yapıldı. O dönemde nişanlanmak kolay ancak nişanlı kalmak zordu. Daha bir hafta geçmeden nikah tarihini merak eden suallere muhatap olmaya başladılar. Birinden kaçsalar diğerine tutuluyorlardı. Köşe kapmaca oynamaktan sıkılan genç çift, tez elden aldılar nikah tarihini, 22 Temmuz’a… Belediye Düğün Salonu’nda Sadık Giz’in kıydığı nikahın ardından balayı için Kayseri’ye gittiler. Dönüşte de Zeki Uşşaklı’nın evine taşındılar. Zeki Bey, odalardan birini muayenehane yapmıştı. Kalan iki odayı da yatak odası ve oturma odası olarak düzenlediler. Bir süre sonra da Giz çiftinin boşalttığı iki katlı, havuzlu ve bahçeli müstakil evi aylık 45 lira karşılığında kiraladılar. Bu arada Saadet tüm gücüyle çalışmaya devam ediyordu. İzmir Fuarı için rumuzlu gönderdiği kutu yine birinci olmuş ve yine takdirname almıştı.
Evli olarak geçirdiği ikinci kış mevsiminde yine okuldan çıkıp, kocasına yardım etmek üzere muayenehaneye giderken, soğuğa rağmen sırtından ılık ılık ter boşandığını hissetti. İki gün içinde bu kaçıncı böyle hissedişiydi. Yolunu değiştirip ebede aldı soluğu. Hamileydi. Bir türlü hamileymiş gibi davranmayı öğrenemedi Saadet. Günlük temposu hiç azalmamıştı. Karnı büyüyor ancak kendisi inadına kilo veriyordu. Başta kocası olmak üzere herkes işten ayrılmasını telkin etse de, Saadet’in kocasına cevabı; “Bu okul için yaptıklarımı en yakından sen biliyorsun Zeki. Bir bebegim de o okul benim. Tam da her şey yoluna girmişken ayrılamam ondan. Zaten beni ikna etsen yönetimi ikna edemezsin, uğraşma boşuna.” oluyordu. Gerçekten de, Saadet’in durumu gittikçe kötüleşince, Zekinin baskısıyla verdiği üç istifa dilekçesi de geri döndü. Hamileliğinin son haftalarına geldiğinde, bizzat Zeki karısının sağlık durumunu gösteren raporla birlikte Ankara’yla görüştü ve doğumdan hemen sonra dönmesi şartıyla Saadet’in ayrılması kabul edildi. O sırada yardım için gelen ablası Satı, Saadet’i görünce şaşkınlığını gizleyemedi ve onun zorlamasıyla kontrol için İzmir’deki hastaneye gittiler.
Kontrol sonucunda Zeki’ye verilen bilgiler hiç de iyi değildi. Gebeliğin derhal sonlandırılması gerekiyordu. Sekiz ay tamamlanmıştı. Bebek için yaşama garantisi veremiyorlardı ancak acele edilirse Saadet’i kurtarabileceklerini açıkladılar. Zeki önce otoriter doktor tonuyla, sonra da şefkatli ve endişeli eş tavrıyla gebeliğin sonlandırılabilmesi için ikna etmeye çalıştı Saadet’i. Ancak o, yaşamı boyunca doğru bildiği yoldan asla sapmamıştı. Bu konuda da öyle oldu: “Sen bana ne dediğinin farkında mısın Zeki? Buna katiyen izin veremem. Bana sorulması gereken bir sual bu. Ve benim cevabım da hayır. Canımdan yavrumu çekip aldırtmam. Hamileliğim devam edecek ve ben bebeğimi zamanı geldiğinde doğuracağım.” Uzun lafın kısası, son günler oldukça zor geçse de, nur topu gibi bir kızları oldu. Adını da, doğal olarak, Nur koydular.
Tire’de çok mutlu bir yaşam sürüyorlardı. İki çocuk bir arada büyür düşüncesiyle Saadet bir kere daha hamile kaldı. Bu kez çok rahat geçirdiği hamilelik sürecinin ardından 17 Ocak 1948’de Osman adını verdikleri bir oğulları oldu. Ertesi yıl yaz tatillerinde İstanbul’a ve Kayseri’ye gittiler. Zeki’nin aldığı yeni arabayla Tire’ye doğru dönerlerken, Osman yolda bir köfteci gördü ve “Baba bana köfte.” diye ağlamaya başladı. Henüz yeni yemek yemişlerdi ve birkaç saat içinde Tire’de olacaklardı ama oğullarının ağlamasına kıyamayıp durdular. Kimse aç olmadığından Osman’a yarım ekmek arası köfte yaptırıp, biraz oyalandıktan sonra yola devam ettiler. Maalesef Tire’ye ulaştıktan bir süre sonra Osman fenalaştı. Zeki oğlunun gıda zehirlenmesine maruz kaldığı teşhisini koymuştu. Acilen İzmir’deki hastaneye kaldırılsa da biricik oğullarını kurtaramadılar… 22 Ağustos 1949 Saadet’in yaşamı boyunca unutamayacağı bir gün olmuştu. Keşke köftecide durmasalardı, keşke oğullarının isteğine boyun eğmeselerdi, hatta keşke yola arabayla çıkmasalardı… Keşkeler bir şeyi değiştirmiyordu hayatta. Osman’ın yokluğuna alışmaya çalışarak çok zor geçirilen yılların ardından, arkadaşlarının “yeni bir bebek sizi yeniden yaşama bağlayacaktır.” tavsiyelerine uyarak Vesile adını koydukları kızlarına merhaba dediler bu kez.
Zeki ve Saadet yıllardır Tire’de yaşıyorlardı ve artık kendilerini Tireli gibi hissediyorlardı. İş yaşamına burada atılmış, yuvalarını burada kurmuş, üç bebeklerini burada kucaklarına almış ve hatta Zeki’nin babası Osman Beyile ikinci evlatları küçük Osman’ı da burada kaybetmişlerdi. Kurdukları manevi bağ, Tire’deki aydın ailelerle geliştirdikleri dostluklarla pekişmişti. Kıyafet baloları, Kızılay galaları, turneye gelen müzisyenlerin konserleri, piyesler ve eşi bulunmaz mesire yerleri sosyal yaşamlarını renklendirmiş; büyük şehirde yaşamaya hiç heves etmemişlerdi. Sait Faik ödüllü yazar Mahmut Özay, Gülcüoğlu, Urgancıoğlu, Ağustos ve Giz aileleri yakın dostlarıydı.
Ancak, Zeki teftişlerinden dolayı Tire esnafını bir süredir rahatsız etmeye başlamıştı. Sağlığa zararlı bulduğu müesseseleri Sağlık Bakanlığına şikayet ediyor; ya kapatılmalarını ya da kurallara işletilmelerini talep ediyordu. Ulu Önder’in bizzat ilgilenerek çıkartılmasını sağladığı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu ile birlikte ülkede hijyen anlamında büyük değişimler yaşanmış; kişi ve halk sağlığının korunmasına yönelik büyük iyileştirmeler yapılmıştı. Lakin, Tire’de hala altında ahır olan evler vardı. Etrafa berbat bir koku yayıyor; sinek ve böceklere yataklık yapıyorlardı. Zeki ahırların şehir dışına taşınmasını istiyordu. Halkın büyük kısmı kendisine destek alıştığı verirken, esnaf direniyor; rahatından, düzenden vazgeçmek istemiyordu. Açık konuşmak gerekirse o günlerde Tire’de politikayla haşır neşir olanların ülkeyi yönetenlerden neredeyse yegane talepleri tayinler konusunda oluyordu. Tire’ye atanan devlet görevlileri eski köye yeni adet getirmeye kalktığında, bu grup hemen ayaklanır ve Ankara’ya şikayette bulunurdu. Çoğu kez de istediklerini elde ederlerdi. Doktor Zeki de bu tür bir şikayete maruz kaldı. Sağlık Bakanlığı’ndan gelen bir yetkili ile yaptığı görüşme sonucunda tayini Gebzeye çıktı.
Yaşam Uşşaklı ailesini önce Gebze’ye, sonra da Ankara’ya sürükledi. Ankara’da Tuğrul adını verdikleri bir oğulları daha oldu. Zeki Uşşaklı maalesef bir süre sonra kalp krizi nedeniyle bu hayata veda etti.
Kent tarihimizin okullar kısmı ile ilgili rutin araştırmalarım sırasında rastladım adına: Saadet Uşşaklı, evlenmeden önceki adıyla Saadet Aksoy. Ailenin en küçük çocuğu Tuğrul Uşşaklı’yı internet üzerinden bulup, yaptığım çalışmaları ve biricik annesi hakkında bilgi alıp alamayacağımı sorduğumda, çok yardımcı oldu bana. Saadet öğretmenim (Allah uzun ömürler versin), hala yaşıyordu ve 98 yaşındaydı. Yaşamı boyunca kendilerine Tire’de geçirdikleri unutulmaz günleri anlatmış ve genç kızlığının geçtiği bu kenti ve Tirelileri hiçbir zaman unutamadığını söylemişti. Tuğrul Bey bana annesinin 2000 yılında kendi eliyle kaleme aldığı yaşam hikayesini ve onlarca fotoğrafı göndermek lütfunda bulundu. Ayrıca, öğretmenimizin kız kardeşinin torunu Şehnaz Kınacı tarafından kaleme alınan kitabı okumamı salık verdi (Sebeb-i Saadetim, Feniks Yayınevi, İstanbul, 2016).
İşte bu yazıyı, yukarıda belirttiğim kaynaklardan yararlanarak yazdım. Millet Meclisi ile yaşıt bir Cumhuriyet kızının, yirmili yaşlarının başındayken bir başına geldiği Tire’de bir okulu nasıl yoktan var ettiğini, hemşerileri-min bu azimli kıza nasıl da sahip çık-tığını, bir kentin genç kızlarının ailelerinin de desteğiyle nasıl da üret-ken yaşama dahil olduklarını zaman zaman gözlerim yaşlı okuyarak, araştırarak keşfettim. Tire deyince hala dudaklarında bir gülümseme beliren bu asil, yiğit ve cesur kızı sizler de tanıyın istedim. Tire Akşam Kız Sanat Okulu, kuruluşunun 75. yılını kutluyor bu sene. İsmi çeşitli kereler değiştirildikten sonra Tire Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi oldu. Kafamdaki fikirleri paylaşmak üzere kalktım, okula gittim. Şu anki Okul Müdürü de güzel bir tesadüf eseri Aksoy soyadını taşıyor: Dilek Aksoy. Dilek öğretmenim de, hala okulun girişinde fotoğrafı asılı duran Saadet öğretmenin hayranlarından. Acaba dedik, okula, kurucu müdür Saadet Uşşaklı’nın adını vermeye çalışsak nasıl olur? Hem hemşerilerimiz adına vefa borcumuzu ödemiş oluruz, hem de Dilek öğretmenin çok şikayetçi olduğu, okulun adının sürekli diğer okullarla karıştırılması konusunu çözeriz. Sırasıyla Belediye Başkanımızla, İlçe Milli Eğitim’le ve Kaymakamımızla görüştüm konuyu. Herkes fikri çok beğendi ve cesaretlendirdi. Ben de konuyla ilgili dilekçeyi hazırlayıp, ilgili makamlara sundum. Umarım bu dileğimiz, herkesin katkısıyla gerçekleşir ve Ankara’ya gidip Saadet öğretmenimin ellerinden öperken, Tireli hemşerilerinin selamını iletebilirim.